The Beach

bu film; emekli olunca bodrum tarzı sahil kasabasına yerleşmek isteyen bütün güruh için gelsin diyecektim ki komünizm soslu hafif the smurf(şirinler) tadında komünal hayat yaşamanın hesabını görene kadar vazgeçtim. the beach tarzı; uzaklarda deniz, güneş, kum üçgeninde cenneti arayan ve oralarda ”güneşi gördüm” demek isteyenler dışında benim için cennet bu değildir. yazı sevmem, güneşi sevmem, sıcağı sevmem ve hatta denizi sevmem. benim için cennet koskoca kalabalık sokaklarıyla new york silüetine bir gökdelenin son katından insanlara doğru bakmaktır. ve ayrıca her zaman uçsuz bucaksız toprak, deniz ve ormana bakmaktansa insanların yüzlerine bakmayı hep yeğlemişimdir. bu açıdan bakılınca bu film minimal bir yaşam süren ben için tam zıttı bir kompozisyon çizmiş bulunuyor. ama bu filmde esas söylemek istediklerim başka: sorunsuz ütopya yoktur.

filmin ilk yarısını izleyip hemencecik sırt çantanız ve valizini hazırlamayın derim. filmin 2. yarısını izledikten sonra bu fikirden vazgeçersiniz. her şeyin ilk başlarda bal kaymak tadında geldiği komünal ütopik yaşamda, daha sonraları yaşanan bir kaç tatsız hadiseden sonra insanoğlunun nasılda ben merkezci olup ütopyaların aslında sadece birer hayalden ibaret olduğunu, insanların parasal mevzuyu yok etseler bile işin içinde aşk, arzu ve öldürme iç güdüsü olduğu sürece her şeyin boş olduğu mesajı veriliyor. insanoğlu, medeniyetten uzaklaşıp doğayla başbaşa kaldığında uzun vadede binyıllar öncesine dönerek sadece içgüdüleriyle hareket eden bir hayvandan farkının kalmadığını ve sadece avlanmak için öldüren hayvanlardan daha korkunç olabileceğini anlıyoruz.

son olarak filmin bazı sahneleri çekilen phi phi adaları yeryüzündeki cennet olarak adlandırılıyordu fakat phuket ve adaları vuran tsunamiden sonra orada bir cennetin kaldığı meçhul olmaktadır.

Sjackson

  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •