Bir İstanbul Masalı

neredeyse 2 gün yataktan başını bile kaldırmadan sadece uzanıyordu. belli ki canı çok sıkılmıştı. dışarıda ki sıcak havanında verdiği etkiyle beraber derecede artan her santigrat onunda bünyesinde ki sinirim katsayısını bir derece arttırıyordu. yazdan, sıcaktan ve güneşten nefret eden bir yapısı vardı ve o bile nasıl akdenizli olduğuna şaşırıyordu. denizi sevmeyen bir fethiyeli! inanılır gibi değil.

gezmeyi çok seviyordu. daha evine gelemden 1 hafta öncesinde fethiye-burdur-ısparta-denizli-aydın yol haritasını tüketmişti. modern çağımızın evliya çelebisi olan bu adam evine döndüğü günün ertesinde evde oturmaktan sıkılmıştı. demek ki sıcak hava sıkkınlıkla birleşince bünyede yan etkiler yaratıyordu. isveç’e gitmeliyim diye düşündü. paso kar, paso kış, paso soğuk tam bir ohh miss durumuydu onun için. telefonunda ki rehberi kurcalarken hiç isveç’ten bir arkadaşı olmadığını ve arayacak bir isveç numarasının bile bulunmadığını fark etti. acaba istanbul olabilir miydi? küçük yaşlarındayken kendisine 25′ine gelemden önce yapılacaklar listesi hazırlamıştı. belki allahın sevdiği kulu olmasından, belki şansından, belki de şansını kendi yarattığından bu hazırladığı listenin %70′ini gerçekleştirmişti. şimdi önünde bu listenin en üst sırasında bulunan bir maddenin yanına daha çentik atma fırsatı doğmuştu onun için.telefonu kapatırken söylediği yalana kendisi bile inanmamıştı. büyük ihtimalle telefonun karşısında ki bile inanmamıştı. çünkü onun en az 10 yıllık arkadaşıydı ve artık ciğerini ezberlemişti. az bir metre kaldı kısa süre sonra ordayım demişti demesine de daha ayna karşısında ki hazırlıklarını tamamlayamamış ve evden çıkamamıştı. bu onun karakteristik özelliği gibiydi. neredeyse tüm randevularına geç kalıyordu. buna kızlarla buluşacağı ilk randevularda dahildi. aslında kendi bile farkındaydı yarım saat şekil vermek için uğraştığı saçlarının dışarı çıktıktan takiben 2 saat sonra bozulacağını çünkü bu havaya ne aç ne şekil dayanırdı. hazırlıklarını tamamlayarak evden çıktı.

randevu yer her zamanki buluştukları yerdi. dolmuşa binmek mi yoksa yürümek mi arasında kısa bir tereddütte kalmıştı. galiba yine, yeni, yeniden yürümeyi seçecekti. bu onun başka bir karakteristik özelliğiydi. yürüyüşü seven bir yapısı vardı ve yürümeyi ne spor için ne de zorunluluktan yapıyordu. bu onun keyif işiydi. ağaçların gölgesini yansıttığı yollardan terleye terleye yürüyerek merkeze gelmişti. her zaman gittikleri cafeye doğru yürürlerken üniversiteli kitlenin güzel kız kesmek için doluştuğu cadde artık ona heyecan bile vermiyordu. galiba ortada büyük bir sorunu vardı. sipariş ettiği soğuk meyve suyundan bir yudum aldıktan sonra gene eli telefonuna uzandı. bu sefer hayal gücünün sınırlarını zorlayan ve onun için çok özel bir değere sahip olan bir isim üzerinde durdu. telefonun yeşil ara tuşuna bastığında zihninde ağzından çıkacak hiçbir cümleyi tasarlamamış, telefonda ki ses alo dediğinde spontane bir şekilde konuşmaya başlamıştı. ortada bir tane ana konu vardı ve onu söylemek istiyordu. aslında ortada konu falanda yoktu. spontane bir şekilde ağzından hızlı hızlı çıkardığı cümleler konuyu oraya getirmişti ve bu iyide olmuştu. beş dakikada beşiktaş reklamına nazire yaparcasına beş dakikada istanbul yolcusu olmuştu. kalacak yeri ve gezeceği arkadaşları bile hazırlanmıştı şimdiden.

artık istanbul kelimesinin onda yarattığı sözlük anlamı en büyük hayalini gerçekleştirerek mutluluğun resmini çizeceği zamanlarda ki o resmin bir nevi tuvali olmuştu. soluğu en yakın kamil koç yazıhanesinde alarak en yakın ve uygun olan bir tarihe 1 kişilik istanbul gidiş bileti almıştı. biletin yazıcıdan çıktığı saniyelerde bile içinde bulunduğu duruma inanmakta zorluk çekiyordu. en son geçen sene yaklaştığı listenin istanbul seyahati maddesinin üstünü çizme şansı bileti eline aldığı andan itibaren bir hayalden çok gerçekleşmek üzere olan bir rüya kategorisine yükselmişti. eve vardığında hemen valizini hazırlamaya girişti. daha otobüsün hareket saatine 3 gün olmasına rağmen sabırsızlanıyordu.

sabah uyandığında o günün geldiğinin farkındaydı. aslında buna uyanmak bile denilemezdi. çünkü ertesi gece bir şafak sayar gibi kalan saatleri saymaktan ve heyecandan gözüne uyku girmemiş ve toplam 3 saat zor uyumuştu. vakit geldiğinde son kontrollerini yaptı ve sırtına çantasını geçirerek otogarın yolunu tuttu. içi içine sığmayan bir vaziyette otobüse binerken uzun bir süre ayrı kalacağı izmir’ine uzun uzun bakıyordu. kilometreler yavaş yavaşa tükenirken ve tabelalar akhisar’ı gösterirken çok şiddetli bir yağmur yağıyordu. bu yağmur bulutları bursa’dan istanbul’a kadar onun peşini bırakmayacaktı. bir ihtimal ve bakış açısına göre çok bereketli bir adamdı ve gittiği her yere yağmur yağdırıyordu ki bu yağmur olayını isparta’da da yaşamıştı ve yolculuğu boyunca oraya da yağmur yağmıştı. bir diğer ihtimal ve bakış açısına göre kafasının üzerinde sürekli yağmur bulutları dolaşan şansız bir adamdı. yoğun yağmur altında otobüs bursa’dan geçerek yalova’ya geldiğinde hala yaşadığı bu yolculuğun gerçek mi rüya mı olduğunda karar veremiyordu. otobüs yavaş yavaş feribota yüklenip feribot açık denize doğru hareket etmeye başladığında aklına ilyas salmanın sarı mercedes filmi geldi ve yüzünde bir tebessüm olmuştu. akrebin yelkovanı kovalayarak saatin geç olmasıyla birlikte istanbul il sınırı tabelası önlerine gelmiş ve şehre giriş yapmışlardı. akşam vaktinde yoğun ve sıkışık trafikte temde ilerlerlerken arabaların çokluğu dikkatini çekmişi. ışıklarla aydınlatılmış köprüden geçerlerken hep o dizilerde ve erkanda gördüğü gece olunca renga renk renklere giren meşhur köprünün üzerinde canlı kanlı o duruyordu. tüm bu güzel olayların an be an tadını çıkarırken bir noktaya canı çok sıkılmıştı. yaklaşık 10 saattir yollardaydı ve son durağı olan gümüşsuyu’na daha var gözüküyordu. en sonunda nihayete kavuşarak otobüs otogara giriş yaptı ve hemen servislere doluşarak taksimin yolunu tuttu. istanbul şehri bir nevi minimal bir hoş geldin sürprizi yaparak servis şoförü ineceği yer olan taksim’i transit geçerek beşiktaş’a gitti. daha istanbul’a ayak bastığı gecenin ilk saatlerinde kısa bir beşiktaş turu yapmıştı. daha sonra servis aynı güzergahtan geri dönerek kamil koçun gümüşsuyu yazıhanesinde iniş yaptı. hemen telefondan ben geldim mesajı yolladı ve sırtında çantayla beklemeye koyuldu. bulunduğu noktadan boğaz manzarası gözükmüyordu ama o gümüşsuyu’nun yol boyunca uzanan ağaçlar arasında o yokuşlu yolun atmosferine bayılmıştı. o bu ambiyansın tadını çıkardıktan kısa bir süre sonra çok değer verdiği ve evinde konaklayacak olduğu arkadaşı soluk soluğa kalmış bir vaziyete çıka geldi. arkadaşının soluk soluğa kalmasına vesile olan uzun ve çok basamaklı merdivenler daha henüz onun için bir anam ifade etmiyordu ama zamanla o merdivenlerin yaratacağı büyük yorgunluk hissinin tadına o da bakacaktı üstelik her gün. misafir olarak kalacağı evlere vardıklarında çantasını bir odaya yerleştirdi ve boğaz manzarasının tadını en güzel çıkaracakları yer olan çatıya çıktılar. gördüğü manzara muazzamdı. gece istanbul siluetini izlemenin tadı bambaşkaydı. o gece yol yorgunluğunun verdiği hissiyatla fazla geç yatmak istemiyordu ve esas istanbul macerasının ertesi gün start alacağının farkındaydı.

bir gözü kapalı bir vaziyette diğer gözüyle saate baktığında vakit daha erkendi. ama bu martı sesleriyle daha fazla uyumak pek imkan dahilinde gözükmüyordu. belki de martılar yıllardan beridir her gün aynı saatlerde çığırtkanlık mesailerine başlıyorlardı ama o misafir kontejyanından yararlanarak martıların ona torpil geçmesini istiyordu. aslında bunu dert etmenin manasız olduğunu sonradan anladı. güne martı sesleriyle başlayabileceği ender semtlerden biri olan gümüşsuyu’nun tatil boyunca kıymetini bilecekti. o gün uzun ve uzun olduğu kadar da zevkli bir gün olacağa benziyordu. arkadaşı da erkenden kalkmıştı. istanbul’a gelmeden önce yaptıkları antlaşmaya göre arkadaşı yaz okuluna kaldığı için kampüse derse gidecekti. o da ister arkadaşıyla kampüse gelecek, ister dışarıda gezecek isterse de evde bekleyecekti. kulağa ve mantığına en uygun geleni arkadaşıyla kampüse gelme teklifi olduğundan o seçeneği seçti. hem istanbul’a o arkadaşını görmek için gelmişti hem de tatilde nereye gittiğin değil kiminle gittiğin lafını haklı çıkarırcasına hangi şartlarda olursa olsun daima arkadaşıyla birlikte vakit geçirmek istiyordu. kahvaltı yapmadan evden çıkarak kampüsün yolunu tuttular. o yüksek ve çok basamaklı merdivenler karşısında ki ilk ciddi sınavını verecekti. normal şartlar altında zaten yürümeyi seven bir insandı ama bu gümüşsuyu merdivenleri cidden yorucuydu ve onu bile dize getirmeyi başarmıştı. merdivenleri çıktıktan kısa bir süre sonra biraz soluklandılar ve yürümeye devam ettiler. varacakları yer olan kampüs kaldıkları eve fazla uzak bir mesafede değildi. istanbul’a gelmeden önce kendi evinde nette itü ve taşkışla kampüsü hakkında bol bol araştırma yapmış, çeşitli resimlere bakmış ve bir siteden üniversitenin kurmuş olduğu kameralardan online canlı görüntülere bile bakmıştı. işte şimdi onca resimlere ve canlı canlı kamerayla izlediği itü’nün taşkışla kampüsü yarım metre uzaklıkta karşısında duruyordu. kapıdan girip güvenlikçilerin yanından geçerken içinde ufak da olsa bir endişe ve korku vardı. izmir’de her gün uğradığı ege ünisi kampüsünde güvenlikçiler öğrenci kartı falan sormadıkları için rahatça geçiyordu ama itü de ki durumu bilmiyordu. neyse ki korktuğu başına gelmedi ve arkadaşı onun yerinede kart basarak içeri giriş yaptılar. eski zamanlarda kışla olarak kullanılan bu bina adının hakkını sonuna kadar veriyordu. taş duvarlara sahip olan taşkışla’da dikkatini çeken ilk şey telefonların zor çektiği oldu. kampüs içinde mini bir tur attıktan sonra arkadaşı derse gireceği sınıfına o da arkadaşını bekleyeceği yer olan kantine doğru yol aldılar. önünde arkadaşının dersten çıkış saati olan 5.30’a daha baya zaman olduğu için ağır ağır hareket ediyordu. önce kahvaltısını yaptı, sonra çay kahve faslı geldi ve en sonunda kampüs içinde gezintiye çıktı. taşkışla kampüsü koridorlarında ki çeşitli maketler ve çalışmalar gözüne çarptı. koskoca itü mimarlık dedikleri şey ortaokulda el işi dersinde yaptıkları kağıttan oyuncak evlerden bir farkının olmadığını söylendi kendi kendine. saatler su gibi hızlı hızlı akıp geçtikten sonra arkadaşının dersi bitti ve kampüsten çıkarak gümüşsuyunda ki eve gittiler. istanbul’da ki bu ilk gününde hem en sevdiği arkadaşıyla 24 saat beraber vakit geçirmiş olmayı hem de istanbul’un o havasını beğenmiş gibiydi. ertesi günlerde istanbul’da geçireceği 20 gün boyunca bu harikulade şehir onda bağımlılık yapacaktı. ertesi gün olduğunda sabah gene derse gitmek için erkenden uyandılar ama o gün onun için çok sürprizli geçecekti ve istanbul’u gezeceği bir gün olacaktı. kampüs içinde arkadaşını derse bıraktıktan sonra rutin olarak kantinde kahvaltı ve çay faslını yaparak arkadaşını beklemeye başladı. bu sefer arkadaşı araştırma ödevi için dersten erken çıkarak yanına geldi. araziye çıkarak unkapanı, imc ve süleymaniye camisi bölgelerinde resimler çekeceklerdi. o, en yakın arkadaşı ve arkadaşının bölümünden bir kız ile birlikte 3’lü olarak yola koyuldular ve unkapanına doğru yol aldılar. gezecekleri güzergahlar arasında unkapanı, imc, tahtakale, süleymaniye camii, mısır çarşısı, yeni camii ve son olaraktan eminönü vardı. bu hem iş hem de eğlence olarak baktığı minimal istanbul turunda onun için en büyük avantajı yanında 2 tane itü mimarlıkta okuyan öğrenci olmasıydı. istanbul’u en iyi gezdirebilecek ve dillendirebilecek potansiyele sahip olan öğrenciler mimarlıkta olduğu için böyle rehberlere sahip olduğundan kendisini çok şanslı hissediyordu. gittikleri yerlerde onlarca resimler çekiyorlar ve çok eğleniyorlardı. en son durakları olan eminönünde diğer kızı yolcu ettikten sonra galata köprüsünden yürüyerek tarihi metroya bindiler ve tünelden direk istiklal caddesine çıktılar. o gün ve o an meşhur istiklal’e ayak bastığı ilk an olmuştu. akşam saatleri olmasından muhtelif caddede baya kalabalıktı. arkadaşıyla beraber istiklal’i bir baştan bir başa adım adım yürüyerek geçtikleri her an sanki bulutların üstünde mutluluğa doğru adım adım yürüyordu. serotonin hormonu tavan yapmış bir şekilde caddenin de büyüleyici güzelliğine kapılarak yürürken arkadaşıyla birlikte bira içmek için bir mekana oturdular. pollyannanın bile onun o mutluluğunu kıskanacak kadar fazla aşmış olan mutlulukla beraber bir çocukluk rüyasını daha gerçeğe kavuşturuyordu. muhabbetin muhabbeti açtığı ve bardaktan yudum yudum boşalan her damla biranın o güzel muhabbete ayrı bir güzellik ve özellik kattığı keyifli geçen bir iki saat sonunda arkadaşının sevgilisinin evine gitmek için mekandan ayrıldılar ve taksim’den metroya binerek mecidiyeköy’e doğru gittiler. o gece yeni bir semt görecek ve mecidiyeköy’de arkadaşının sevgilisinin evinde kalacaktı.

ne zamandır o da evine armut yastıklardan almak istiyordu. üstünde uyuduğu iki tane armut yastıkları birleştirince kuş tüyü yataktan daha rahat olduğunu o sabah uykusundan uyandıktan sonra anladı. o bu düşünceler gark ederken arkadaşları da uyanmışlardı. bugün itü’nün maslak kampüsüne gideceklerdi. kısa bir kahvaltıdan sonra evden çıktılar. gündüz gözüyle gördüğü mecidiyeköy de iki şey dikkatini çekmişti. birincisi, burasının viyadük cenneti olduğu, ikincisi ise trafik cehennemi olduğuydu. aslında trafik sorununa daha ilk günden alışmıştı ve trafiği dert etmiyordu ama burada gerçekten fazla trafik vardı…kampüse geldiklerinde arkadaşlarını derse uğurladı ve o da maslak semalarında gezmeye çıktı. burası büyük bir yerdi. ağaçları boldu ve kampüsün en güzel tarafı içinde ki göletiydi. bu kampüs içindeki bölümleri ve fakülteleri teker teker gezdikten sonra akşam oldu ve arkadaşları da dersten çıkarak mecidiyeköy de ki evin yolunu tuttular. o gece ev ahalisi baya kalabalık olacaktı. dünya kupası maçlarının yayınlanmasından dolayı önce maç keyfi yaptılar ardından itü’nün tiyatro topluluğundan olan arkadaşları evde tiyatro toplantısı yaptılar. o gece birden fazla yeni kişiler tanıyarak yeni arkadaşlar edinmişti. bol eğlenceli, esprili ve muhabbetli geçen gecenin ardından yeni güne hazırlanmak için yattılar. ertesi günde mezun olduğu üniversiteden arkadaşlarıyla buluşmak için taksime gitti. iki yıl aradan sonra ilk defa arkadaşlarıyla buluştu. kısa bir taksim ve istiklal turundan sonra bir cafeye gittiler. zevkli geçen 5 saatin ardından üniversiteden arkadaşında kalmak için etilere gidecekti. etiler sınırından geçer geçmez yol boyunca sağlı sollu uzanan aston martin, jaguar, ferrari, porsche, range rover, mercedes gibi lüks araçların galerileriyle karşılaşmak onu şaşırtmıştı. bakkaldan hatırı sayılır kadar kola ve cips erzağı alarak gece boyunca yapacakları film zevklerine zevk katacaklardı. kola, cips, film muhteşem üçlüsüyle sabahı etmişlerdi. saat 2’de uyandıktan sonra gezmek için dışarı çıktılar. akmerkez, nişantaşı, bebek turu yaptıktan sonra birde etiler’de gezdiler. etiler de ki lüks yaşam hoşuna gitmiş gibiydi. zaten civa gibi bir adamdı. gittiği her ortama uyum sağlıyor ve birbirinden tamamen bağımsız ve zıt kutuplarda olan arkadaş ortamlarında hiç zorluk çekmiyordu. 4-5 günlük bir etiler macerası yaşamıştı. bebek, nişantaşı, etiler ikizkenar üçgenini beğenmişti ama o üçgenin iç açılarından biri olmak istemiyordu. sadece bu üçgenin açılarına teğet geçti ve gitti.

o gece etiler de ki arkadaşında kaldığı günler boyunca her gece yaptıkları pes maçları+kola ve cipsle film zevkinin son demi oldu. sabah uyandığında onu başka bir semt olan sarıyer hoş geldin diyecekti. ortaokul arkadaşı sarıyer’de oturuyordu ve yaklaşık 10-15 sene sonra ilk defa buluşacaklardı. önce taksime gitti ve gümüşsuyunda ki eve uğradı sonra otobüse atlayarak sarıyer’in yolunu tuttu. günlük yaşamında pek istanbul beşeri haritasına bakmak bir fayda sağlamadığında dolayı o sarıyer’in yerini yanlış biliyordu. onun kafasında ki gprs sistemine göre sarıyer anadolu yakasında ki kartal’ın tam karşısında avrupa yakasının sahil kesiminde bulunuyordu. ama bu doğru bildiği bilginin yanlış olduğunu sarıyer’e vardığında anlayacaktı. otobüs yolda ilerlemeye devam ederken pencereden gördüğü kadarıyla ağaçlık alan çoğalmıştı ve tahminine göre büyük bir ormanın yanından geçiyorlardı. tahmininde yanılmadığını anladı ve o büyük ormanın adının fatih ormanları olduğunu öğrendi. sanki bu sarıyer semti tamamen istanbul şehrinden arınmış ve kendi halinde olan bambaşka bir yere benziyordu. istanbulluların denize girmek için kullandığı güzergah olan kilyos yolu üzerinde bulunan sarıyer yüzünü karadeniz’e dönmüştü. arkadaşıyla buluştuktan sonra çıktıkları sarıyer turunda balıkçı tekneleri ve kordonu gözüne çarpmıştı. istanbul’dan bağımsız apayrı bir sahil kasabası görünümünde ki sarıyer’i tıpkı akçay’a benzetmişti. evet burası akçay gibiydi! günün sonuna doğru yaklaştıklarında veda vakti gelmiş ve arkadaşında ayrılarak taksim otobüsüne binmiş ve yollara koyulmuştu.

yavaş yavaş içinde bulunduğu bir istanbul rüyasının sonuna geliyordu ve rüyadan uyanma vaktinin geleceği günden korkuyordu. istanbul’da kalan son 2 gününü taksim ve istiklal’de geçirecekti. arkadaşının derse gittiği bir günde bu sefer kampüse uğramayarak tek başına taksim, istiklal, beyoğlu, kabataş ve galata kulesini gezdi. altında eşofmanlar kafasının üstünde yağmur bulutlarıyla ıslana ıslana bu yererli gezdi. istiklal’de karnını doyurduktan sonra meşhur çelebinin uçtuğu rivayet edilen galata kulesini gördü. akşam sütüne doğru itü’de okuyan arkadaşının bir arkadaşına sürpriz doğum günü partisi hazırlanmıştı. akşam saatlerine kadar istiklal caddesinde fink atıyordu. istanbul’da özellikle istiklal’de gezdiği 1 saat boyunca yaklaşık olarak 5 farklı etnik kökeni bir arada gördü. yazları bulunduğu fethiye’de sadece ingilizlerle haşır neşir oluyordu ama istiklal’de ingilizinden arabına, farslısına, hintlisine, afrikalısına, alman ve hollandalısına kadar farklı farklı insanlar gördü. artık saatin gelemsiyle beraber arkadaşlarıyla buluştu ve doğum günün kutlanacağı mekana doğru gittiler. o gece o doğum günü kutlaması hayatında gördüğü en marjinal ve eğlenceli bir parti oldu. esas doğumgünü kızına pasta niyetine 1 tepsi midye kapatıldı ardından 1 kasa karışık meyve salatası ikram edildi ve en can alıcı noktaya gelindi. herkesin suratına doğum günü kızının yüzünün bulunduğu maskeler dağıtıldı ve ringa ringa şarkısıyla beraber o maskelerle dans edildi. güzel geçen gecenin ardından istiklal’e inildi. istanbul’un 2010 avrupa kültür başkenti olması dolayısıyla taksimde ki tramvaylarda ayrı bir uygulama vardı.akşam saatlerinde tramvayın arkasına ek bir tramvay konuluyordu ve önde ki tramvayda yolcular arkadaki tramvayda ise bir grup bulunuyordu. grup yol boyunca istanbul halkına konser veriyordu ve bu eğlenceli manzarayı kaçırmak istemeyen yerli yabancı turistler deklanşörlerine basıyorlardı. tramvayda ki tüm bu eğlenceler devam ederken taksim meydanında da bir sahne hazırlanmıştı ve orada da her gün farklı bir konser oluyordu. istiklal ve istanbul eğlencenin merkeziydi. burada geçireceği son gece baya eğlenceli olmuştu.

bugün artık rüyadan uyanma vaktiydi. elinden gelen maksimum dirençle dönüş biletini gece 12.30’a almıştı. valizini toparladıktan sonra evde son kontrollerini yaptı ve çantasını sırtına geçirerek istiklal’e indi. istanbul’da ki bu son saatlerinde bir barda arkadaşlarıyla beraber birasını yudumladı ve gözlerinden damla damla yaşlar gelerek vedalaştıktan sonra alibeyköy’ün yolunu tuttu. istanbul’a girdiği günde de yağmur yağıyordu ve istanbul’dan ayrıldığı bu günde de bardaktan boşalırcasına yağmur yağıyordu. servisten indikten kısa bir süre sonra otobüsü geldi. muavin çantasını bagaja yerleştirirken o da otobüse bindi ve koltuğuna yerleşti. hareket saati gelip otobüs hareket etmeye başladı. gecenin bir yarısında köprüden otobüsle geçerken onun gözlerinden gözyaşı damlası süzülüyor aynı zamanda da gökyüzü onun gitmesine üzülerek ağlıyordu…

  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •