Seboreik Dermatitim 18'ine bastı (aman ne güzel!) | OturanBilge - Güncel Blog Sitesi İçeriğe geç →

Seboreik Dermatitim 18’ine bastı (aman ne güzel!)

GİRİŞ

Saçmala.org’da Atu arkadaşımızın seboreik dermatit (kolaylık olması açısından SD olarak kısaltacağım) ilgili öyküsünü anlatması ve sonrasında yazısının pek çok yorum alması sonucunda, bu hastalığı yaklaşık 18 yıldır çeken 30 yaşında biri olarak bilgilerimi, katettiğim yolu, başarı ve başarısızlıklarımı, doğrularımı ve yanlışlarımı, kısacası tüm deneyimimi SDzedeler ile paylaşmaya karar verdim. Uzun ve sırtını bilimsel referanslara dayama gayreti içinde olan yazımın bir solukta değilse bile ilgiyle okunabilmesi, kolay anlaşılabilmesi ve içeriğinin yoğunluğundan ötürü sıkıcı bir üslup taşımaması için anlatımı elimden geldiğince sulandırdım (başlıktan da anlaşılabileceği üzere). Yazının araştırmalar, uzman görüşleri vb. bilimsel referanslar taşıması söylediklerimin tıbbi kesinliği olduğunu katiyen göstermez ve bu bilgileri doktor teşhis ve tedavilerinden daha itibar edilebilir kılmaz. Yani öncelik her zaman, kafasında saç kalmayana, şişe dibi camlı gözlük takmasına sebep olacak kadar okuyup diploma sahibi olan, hastanelerde zor koşullarda çalışıp 15 dk.da hastayı muayene, hastalığı teşhis ve neredeyse tedavi eden doktorların görüşlerindedir (yazının ilerleyen kısımlarında kendimle çelişeceğimi haber veren cümledir bu). Yazacaklarımı ciddiye alıp almamak, uygulayıp uygulamamak, tamamen sizin tasarrufunuzdadır. Olur da bahsi geçenleri uygulamaya kalkarsanız, sonuçlarından beni sorumlu tutmayın. SD’den çektiğim yetmezmiş gibi bir de sağlıklı işlemeyen adalet sistemimizle papaz olmayayım. Bu yazıyı yazmamda emeği geçen başta hastalığım SD olmak üzere doğru ya da yanlış teşhis koyan tüm doktorlara, aradığım ürünlerin yerine muadillerini önerip satarak beni düdükleyen tüm eczacılara, her hastalığı bitkisel yollarla tedavi ettiğini iddia edip her şey için bir ot çıkararak aslında fitoterapinin bokunu çıkaran lokman hekimlere, antik uygarlıklara kadar uzanan gizemli reçeteleri dahi kapsayan bir külliyata sahip uzun yaşam gurusu anneanneme ve ben İngilizce kaynaklardaki tıbbi terminolojiyle boğuşurken bu dili idrak etme becerisini benden esirgeyerek Ikariam’daki halkının refah, sağlık ve mutluluğu için çabalamaya devam eden sevgili eşime teşekkürü bir borç bilirim. Zira onlar, benim SD hakkında azimle edindiğim birikim ve geliştirdiğim yaklaşımdan müteselsilen sorumludur.

TARİHTE SEBOREİK VE BEN

Küçüktüm küçücüktüm, top oynadım açıktım.  Sonra yemek yedim. Gayet mutluydum çocukken, ta ki ilkokul 5. sınıfta alerjik bir reaksiyon geçirene kadar. 3 bebe aspirinini (buraya ! koyuyorum, ileride flashback yapacağım) art arda içmemle her yerimin şişmesi bir oldu. Hayır intihara kalkışmadım, grip olduğumda baş ağrımı geçirmek ve ateşimi düşürmek için rahmetli dedem (huzur içinde yatsın) içirmişti. Kısa bir süre sonra soluk borum ve burun mukozamda şişlik oluşması nefes almamı güçleştirdi ve acilen doktora götürüldüm. Anjiyoödem teşhisi konuldu ve kortizon iğnesi yedim üzerinize afiyet.  Bu olayı takip eden aylarda mevsimsel değişikliklere vücudum tepki vermeye başlayınca yine doktora götürüldüm. Yapılan tetkikler sonucu alerjik rinit olduğum; ayrıca toz, bitkilerin sporları, polenler, hayvan tüyü, çelik, nikel vs. gibi alerjenlere karşı metabolizmamın hassasiyet gösterdiği ortaya çıktı. Yüzümde ve saç derimde de birtakım değişiklikler olduğunu fark ettim. Kafam kepeklenmeye; yanaklarım, burun çevrem ve çenem pullanmaya başlamıştı. Bunlardan yüzde olana atopik, saçlı deride olana da onun emmi oğlu seboreik dermatit teşhisi kondu. Böylelikle ergenliğe adım atmadan SD’nin farmakolojik özellikler ve sürprizlerle dolu kasvetli dünyasına daldım. O dönemde kullandığım –ve ilerleyen bölümlerde de bahsi geçecek olan- ilaçlar cilt sorunlarımı giderdi. Ben de bayram ettim tabii ki… Nereden bileyim SD’nin benimle kafa bulduğunu!

Bir varmış, bir yokmuş… Ergenliğe giriş sonrasında hormonal ve psikolojik değişim, biyolojik gelişim benden çok SD’ye yaradı. Dönem dönem gittiğim devlet hastanesi doktorları Hipokort/Sadolin ve benzerleri ile ağzıma bir parmak bal çalıp beni gönderdiler. Ben de bu ilaçlara mal bulmuş Mağribî gibi atladım. Tahmin edeceğiniz gibi sevincim her seferinde kısa sürdü.

Sermaye piyasalarındaki durgunluk ve likidite krizinin SD ataklarına etkisi… Üniversiteye gittiğim dönemde SD’nin yayılma politikası izlediğini keşfettim. Burun kıvrımları ve kanatlarımdaki kaşıntı ve akıntılı pullanmalar, kızarıklıklar büyümeye ve kulak içlerinde de ortaya çıkmaya başladı. Meslek sahibi olma, kendi ayaklarının üstünde durma, gelecek kaygısı mevzuları zihnimi haliyle daha çok meşgul ediyordu. Düzensiz yaşama, yetersiz ve dengesiz beslenme, alkol gibi etkenler de bunlara eklenince SD coşmaya başladı. Ama şanslıydım, bunlar karşı cinsle ilişkilerimi hiçbir zaman etkilemedi; hatta fazlasıyla şefkât ve ilgi görmemi bile sağladı zaman zaman.

Belirsiz süreli iş akdi… Üniversite bitti, işe girdim. Yoğun çalışma saatleri, uykusuz geceler, düzensiz beslenme ve stres, iplerin iyiden iyiye SD’nin eline geçmesine sebep olmuştu. Artık kullandığım krem ve şampuanları sürekli değiştirmeye başladım. SD azıyor, o azdıkça ben de dayıyordum kortizonlu kremleri. İyileşir gibi olup bir hafta sonra tekrar beliriyordu. 2 yıl böyle gözüm dönmüş vaziyette SD ile mücadele etmeye çalıştım. Bu arada evlendim, sorumluluklar çoğaldı. Artık daha mutluydum; ama stres faktörlerine yenileri de eklenmişti ve SD bu fırsatı kaçırmayacaktı. SD azdıkça, bastım kortizonlu kremleri, bastım kortizonlu kremleri… Sonuç malumunuz, 2 yıllık süreçte burun kanatlarımdaki deri inceldi ve kalıcı kırmızılıklar oluşmaya başladı. Bu arada sigortanın karşıladığı ucuz ürünlerden pahalı, reçetesiz satılan dermokozmetik ürünlere terfi ettim (refah seviyemdeki artışa paralel olarak).  Ama onlar da çok fayda etmedi. Bir yandan da belki tedaviye yönelik yeni bir şeyler bulurum ümidiyle araştırma yapıyordum. İmdadıma, deri ve zührevi hastalıklar uzmanı ünlü bir profesör yetişti (siz henüz duymamış olabilirsiniz ama gerçekten ünlüydü). Hemen randevu aldım ve muayenehanesine gittim. Muayene 15 dk. sürdü. Hastalığın SD olduğunu, kesin tedavisi olmadığını, nedenlerinin bilinmediğini, bazı şeylerin tetiklediğini; düzenli olarak falanca ilaçları, akut dönemlerde de filanca ilaçları kullanmam gerektiğini söyledi. Ardından pamuk eller cebe faslı geldi. Bildiklerimi hatmetmenin yarattığı güven ve 15 dk. için 250 lira ödemenin getirdiği dayanılmaz hafiflik beni çok mutlu etmişti. O an iyileşmeye başladığımı hissettim. Eczaneye koştum, akut dönemlerde pansuman için yazdığı preparatı ve krem karışımını, normal kullanım için de Sebclair krem ve Selsun Blue şampuanı aldım. Önce profesörün preparatını ve krem karışımını kullandım; zira akut durumdaki SD’yi baskılamak gerekiyordu. Yüzüm normale döndükten sonra kortizonun yaptığı tahribatı o zaman açıkça gördüm (yeri gelmişken çıkarılacak 1. DERS: SD ile mücadele ederken gözünüz dönmesin. Mantıklı ve rasyonel hareket edin, sağlığınızı tehlikeye atmayın. 2. DERS: Kortizonların yan etkilerini küçümsemeyin). SD’ye o kadar alışmıştım ki cildim ancak normal rengine ve yapısına döndüğünde kortizon gazisi olduğumu anladım (biraz abarttım aslında; durum çok kötü değil, sadece kötüydü). Sonraki 5 yıl boyunca akut dönemlerde (tahminen yılda 4 kere, 1-2 hafta arası) özel karışımları, yılın geri kalanında da Sebclair’i kullandım. Yurtdışında askerlik yaparken bile Selsun Blue ve Sebclair’i yanımdan ayırmadım. Her şey çok güzel gidiyordu, ilaçlarımla çok mutluydum ve profesörün sağlığına duacıydım. Mutluluğun resmini Abidin hiç çizmemişti ama; belki ben çizebilirdim: SD’siz bir yüz!

Su uyur SD uyumaz… Bu tablo fazla uzun sürmedi. Hayat inişli çıkışlı ilerler sonuna kadar. Ben de kendi hayat grafiğimin inişe geçen dönemine girmeye başladım. Askerlik sonrası işle ilgili olumsuz gelişmeler baş gösterdi. Geleceğimi ilgilendiren radikal kararlar almak zorunda kaldım. Bunlara yaşadığım mikroekonomik olumsuzluklar da eklenince SD’ye yeniden merhaba dedim. Üstelik o dönemki tempom, SD’nin azması için gerekli altyapıyı hazırlıyordu (uykusuzluk, stres, yorgunluk, düzensiz ve yanlış beslenme, aşırı sıcak ve soğuk gibi çevresel faktörler vb.). Bir şok da Selsun Blue cephesinden geldi. Şampuan artık Türkiye’de satılmıyordu. Eczane eczane dolaşsam da hep aynı cevapla karşılaştım: İlaç depolarında yok! Bundan daha kötü ne olabilirdi… Derdime derman olan şampuan artık yoktu. Her ne kadar engellemeye çalışsam da SD yine yayılmaya başlamıştı. Hem de öncekilerden daha farklı biçimde, küçük ama daha fazla sayıda belirerek… Profesörün özel ilacını bu 1 yıllık dönemde çok uzun süre olmamakla birlikte eskisinden daha sık kullanmaya başladım. Ama beni sık kullanmamam konusunda uyarmış, aksi takdirde SD’nin bunlara karşı da direnç göstereceğini söylemişti. Sonunda şişenin ve krem kutunun dibini gördüm, rahatladım. Elimdeki reçete ile 2 yıl önce gittiğim eczaneye uğradım ve reçeteyi tekrar yaptırdım. O an kafamda bir soru işareti oluştu. Profesörün yazısının yanında Sümer çiviyazısı bile daha okunaklı kaldığından, reçetede ne yazdığını bilmiyordum. Eczacıya sorarak bu merakımı giderdim. Krem, Advantan ve Bephanthene’in karışımıydı. Preperatın etken maddesi de alüminyum asetattı ve antiseptik olarak kullanılıyordu. Kutsal metinler çözülmüş, reçetenin üstündeki sır perdesi aralanmıştı. Eve döndüğümde bu maddeleri araştırmaya başlamam, ben ve SD için yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Artık daha detaylı bilgi sahibi olmak ve yeni bir strateji geliştirmek farz olmuştu!

İŞKİLLENMEK İYİDİR!

Her şey SD’nin altında yatan patojenleri –hastalık yapıcı mikroorganizmaları, etkenleri- merak etmemle başladı ve araştırmaya koyuldum.

 ̶  Ben Seborrheic Dermatitis…
 ̶  Ben de KK… Tanıştığımıza memnun oldum!
SD’yi öncelikle etimolojik olarak didiklediğimizde sebore ve dermatit kelimeleri karşımıza çıkıyor. Sebore, ciltteki yağ bezlerinin sebum denilen maddeyi hababam salgılaması sonucu oluşan bir hastalık. Buna dermatitis (yani egzama) denen, deride kızartı, kaşınma, sulanma, kabuk bağlama, pullanma vb. doku bozukluklarıyla kendini gösteren ve bulaşıcı olmayan hastalığı eklediğinizde ortaya nurtopu gibi SD çıkıyor. SD kronik, ne kadar süreceği belli olmayan bir deri hastalığı. Genellikle takıldığı mekânlar saçlı deri, kaşlar, kirpikler, burun kenarı, kulak arkası, bıyık, sakal ve göğüs bölgesi, daha az görüldüğü yerler ise boyun, göbek, koltukaltı, kasık, apış arası… Ohooooo geriye ne kaldı birader, demekte yerden göğe kadar haklısınız. Anlayacağınız birçok yerde karşınıza çıkabilir. Ama göründüğü yerlerin ortak noktası sebase bezleri ve sebum salgısının fazla olduğu yerler olmaları. SD yağlı ve yağsız plaklar, kabarıklık ve kızarıklıklarla ortaya çıkabilir, bu belirtilere kaşıntı ve yanma hissi de eklenebilir.

Peki neden?
SD’nin nedeni bilinmiyor; ama genetik bir hatadan, bağışıklık sistemindeki bir sorundan ya da maya türü bir mantardan kaynaklandığı yönündeki görüşler ağırlık kazanıyor. İlk teoriye göre genetik yatkınlığı olan bireyler, normalde her insanın cildine postu sermiş ve fırsatını bulduğunda da çeşitli enfeksiyonlara yol açabilen Pityrosporum Ovale (namıdiğer Malassezia Furfur) isimli mantara immünoalerjik (bağışıklık sisteminin durup dururken zararsız şeylere de kıl olması ve bunlara karşı duyarlılık geliştirmesi durumu) bir tepki veriyor. Popüler bir diğer teorinin başrolünde yine Pityrosporum Ovale (bundan sonra PO olarak kısaltacağım), yardımcı rolde de sebum var. Sebase denilen yağ bezleri tarafından salgılanan sebum, yağca zengin içeriği sayesinde vücudumuzu kaplayan derinin dış etkenlere karşı korunmasında önemli bir görev üstleniyor. Sebum üretimi ergenlik çağında başlıyor. Yaşamın ilerleyen evrelerinde ise testosteronun çeşitli enzimlerle aktif hale getirilmiş türevi olan ve erkek cinsel özelliklerinin kazanılmasını sağlayan dihidrotestosteron ve diğer seks hormonları ile kontrol ediliyor. Ama her şeyin fazlası zarar bildiğiniz gibi. Varsayıma göre PO, işte bu sebumla besleniyor. Dananın kuyruğu da burada kopuyor! Beslenirken sebumu hidrolize edip (ayrıştırıp) daha kolay sindirebilmek amacıyla Lipaz denen bir enzim üretiyor. Sebum ayrışınca ortaya doymuş ve doymamış yağ asitleri çıkıyor. PO doymuş yağ asitlerini afiyetle yerken doymamış yağ asitlerine dokunmuyor. Dokunmadığı doymamış yağ asitlerinden oleik asit, cildimizin en üst katmanı epidermisin, temel dokuları korumakla mükellef olan stratum corneum tabakasının altına sızıyor ve orada enflamasyona (iltihaba, SD’nin şiddetlenmesine) sebep oluyor. Yani sınır ihlali söz konusu.

Pullanmanın sebebi ise saç derisi, yüz gibi SD’li bölgelerdeki hücrelerin, meydana gelen tahribat sonrasında hızlı ve fazla bir biçimde üretilerek yenilenmesi. Epidermiste ortaya çıkan bu fazlalıklar da çaktırmadan bertaraf edilemeyince yüzeyde birikiyor. PO’nun dışında malassezia alooffiae, malassezia sympodialis, malassezia obtusa, malassezia restricta ve  malassezia globosa da SD’de kilit rol oynuyor. Hatta kimilerine göre Malassezia Globosa (MG olarak kısaltacağım) en fazla suçlu olan mantar.

Ayrıca bağışıklık sistemimizin bir parçası olan yardımcı T-hücrelerinin SD’li hastalarda baskılanmış olması da hastalığın sebeplerinden biri olarak öne sürülüyor.

PO’nun ya da MG’nin aşırı çoğalması her zaman hastalığın daha şiddetli yaşanacağı anlamına gelmediği gibi, bunun tam tersi de söz konusu değil. Sebum salgısının fazla olması da her zaman SD’yi alevlendirmiyor. İşte bu belirsizlikler yüzünden SD’nin kesin tedavisi henüz bulunamadı.

SD’ye katkıda bulunan ya da onu azdıran sebepler
Genetik yatkınlık
Mevsim dönümleri
Çevre koşulları (nem, aşırı sıcak, aşırı soğuk)
Cildi tahriş eden deterjan, sabun ve diğer maddelerle temas
Sebum salgısını artıran androjenler (erkeklik hormonları)
Hastalık ya da enfeksiyon (virütik ya da bakteriyel enfeksiyonlar sebore atağını tetikleyebilir)
İçki ve sigara tüketimi
Dengesiz beslenme
Kişisel hijyene dikkat etmeme
Çalışma ortamı
Stres
Hormon seviyesindeki değişiklikler [progesteron (yumurtlama döneminde artan kadın cinsiyet hormonu), testosteron (erkek cinsiyet hormonu)].
Nörolojik hastalıklar (Alzheimer, Parkinson, felç)
HIV enfeksiyonu (bağışıklık sisteminin zayıflaması)
Bazı ilaçlar

TEDAVİ YÖNTEMLERİ

Beni asıl ilgilendiren diyet ve doğal tedavi yöntemleri olduğu için (bence siz de bunlara yönelmelisiniz) klinik tedavi yöntemlerine selam verip geçiyorum.

Mantara karşı etkili ajanlar*: Benzoyl peroxide, bifonazole, chloroxine, ciclopiroxolamine,  climbazole, clotrimazole, clotrimazole, fluconazole, flutrimazole, itraconazole, ketoconazole, lithium succinate, miconazole, povidone iodine, propylene glycol, terbinafine, sertaconazole, sulfacetamide, triclosan, undecylenic acid, boric acid betadine, zinc pyrithione, salicylic acid, selenium sulfide, ketoconazole, climbazole, piroctone olamine, clotrimazole, kükürt, katran.
Kabuk/pullanma giderici ajanlar*:
Calcipotriene, carbamide, katran, salicylic acid, urea, zinc pyrithione.
Bağışıklık sistemi düzenleyiciler*: Pimecrolimus, tacrolimus, cyclosporine.
Işın terapisi*: PUVA (psoralen plus ultraviyole A ışını), mavi ışık, dar bant ultraviyole B ışını.
Antiandrojenler (erkeklik hormonunun bazı doğal etkilerini gidericiler, tabii ki bayanlar için)*: Spironolactone, cyproterone acetate vb.
Antienflamatuar (İltihap giderici, SD’nin şiddetini azaltıcı)özellik taşıyanlar*: Alpha lipoic acid, isotretinoin (accutane), metronidazole.

*Bu başlıklar doktor tavsiyesi ve gözetiminde yapılan topikal (ilaçların deriye doğrudan uygulanması) ve oral (ilaçların ağız yoluyla alınması) tedavi yöntemlerini içeriyor. Birçoğunun ciddi yan etkileri olması ve uzmanlık gerektirmesi sebebiyle detaylara girmiyorum (girmek de istemiyorum. Çünkü birilerinin kendi kafasına göre denemeye kalkmasından endişe duyuyorum. Evet paranoyağım!)

Doğal çözümler
Bu bölümdekilerin neredeyse hepsi reçetesiz temin edilebiliyor. Topikal uygulamaları (T), oral uygulamaları (O) ile kısalttım.

Aloe vera yağı (T):
SD kaşıntısı ve enflamasyonunda rahatlatıcı özelliği ile kullanılabilirmiş. Yapılan bazı çalışmalarda antifungal etkileri olduğu saptanmış.
Hindistancevizi yağı (T): Uygulayan bayanın SD şikâyetlerini uzun süreli gidermiş. 3 hafta boyunca haftada 2 kez, ılık hindistancevizi yağını saç derisine güzelce sürmüş, kafasına bone geçirip üstüne de havlu sarıp bir saat bekledikten sonra durulamış.
Çay ağacı yağı (T): Antifungal özelliği olduğu için SD’ye iyi geliyormuş.
İşlenmemiş bal (T): Bazı araştırmacılar (bunlar bilim adamı mı yoksa SD’liler mi çözemedim) herhangi bir işlemden geçirilmemiş 9 ölçek ham balı 1 ölçek ılık su ile karıştırarak yüze sürüp 3 saat beklettikten sonra durulamanın SD’ye iyi geldiğini belirtmiş. Ama bir ay devamlı uygulanacakmış.
Avokado Özü(T): Avokadodan elde edilen 5-alpha Avocuta’nın (butyl avocadate) ve AV119 isimli doğal şekerin SD tedavisinde kullanıldığı belirtiliyor. Ama daha çok kozmetik ürünlerinin içinde etken ya da yardımcı madde olarak… Cilde doğrudan hangi miktarda uygulanır bilemiyorum.
Monarda fistulosa (wild bergamot, bee balm ya da limon otu) (T): Yapılan çalışmalarda antibakteriyel ve antienflamatuar özellikleri sayesinde SD’ye karşı B6 vitamini ile kullanıldığında hidrokortizonlardan daha etkili olduğu saptanmış. Bu da kozmetik ürünleri içinde etken ya da yardımcı madde olarak geçiyor. Doğrudan nasıl kullanılır bir fikrim yok.
Hodan yağı (T, O): Bir araştırma sonucunda GLA (gamma lineolic acid) bakımından zengin hodan yağının egzama ve SD gibi rahatsızlıklarda görülen enflamasyon yapıcı maddelerin üretimini baskılayabildiği raporlanmış.
Boswellia özü (O): Antienflamatuar özellikler gösterdiği belirlenmiş. Ayrıca SD’nin azdığı zamanlardaki görünür etkilerini de azaltabileceği belirtilmiş.
Gecesefası yağı (T, O): Araştırma sonuçlarına göre GLA (gamma lineolic acid) bakımından zengin gecesefası yağı egzama ve SD gibi rahatsızlıklarda görülen enflamasyon yapıcı maddelerin üretimini baskılayabiliyormuş.
Keten tohumu yağı (T, O): Omega-3 yağ asidini bolca bulunduran keten tohumu yağının egzama ve SD gibi rahatsızlıklarda görülen enflamasyon yapıcı maddelerin üretimini baskılayabildiği yerinde tespit edilmiş (o yer hastaların cildi oluyor).
Balık yağı (T,O): Yapılan bazı çalışmalar DHA (docosahexaenoic acid) ve EPA (eicosapentaenoic acid) bakımından zengin balık yağının vücutta antienflamatuar etkileri olduğunu ortaya koymuş. Ayrıca bazıları cilde iyi gelebileceğini de kendi deneyimlerinden yola çıkarak belirtmiş.
Gliserin (T): 2003 yılında yapılan bir çalışma, gliserinin SD’lilerin cilt hücrelerinin kendilerini yenileme hızını düşürüp normale döndürebileceğini göstermiş. Ayrıca gliserinin cildi nemlendirdiği uzun süredir biliniyor. Kişisel deneyimler 1 ölçek gliserin, 2 ölçek su karışımının yağ bazlı nemlendiricilere gerek duyulmaksızın kabuklanma ve kuruluğu kontrol altına aldığını göstermiş.
Yeşil çay (T, O): Bir araştırma raporu, yeşil çayın antioksidan ve antiandrojenik özelliklere sahip olduğunu gösteriyor. Bazı kişiler yeşil çayın SD’ye iyi geldiğini deneyimlemiş.
Zeytin Yaprağı Özü (T, O): Bazı çalışmalar, zeytin yaprağı özünün antifungal ve antibakteriyel özelliklere sahip olduğunu belirtiyor. Bazı SD’lilerin zeytin yaprağı özünün kendilerine iyi geldiğini açıklamaları bu doğrultuda değerlendirilebilir.
Zerdeçal (O): Meşhur zerdeçal başta Hindistan olmak üzere pek çok ülkenin mutfak kültürünün ve damak zevkinin bir parçası. Zerdeçal, curcumin adlı antienflamatuar ve antioksidan bir madde içeriyor. Bu nedenle SD hastaları enflamasyonu azaltmak için zerdeçaldan yararlanabilir. Ben tadına bayılırım…
Sirke (T, O): Bazı hastalar, sirkeyi doğrudan yüzlerine sürmenin ya da içmenin SD’ye iyi geldiğine ilişkin görüş bildirmiş. Sirke, ph değeri açısından asidik bir yapıya sahip olduğu için antifungal özellikler gösteriyor. Malassezia mayasının asidik ortamda semiremediği biliniyor. Dolayısıyla sirkenin yüze uygulanması cilde daha asidik bir yapı kazandırıyor, böylelikle mayanın ciltte yayılmasını engelliyor. Ayrıca yapılan bazı araştırmalar kandaki şeker oranını düşürerek daha az insülin salgılanmasına yardımcı olduğunu gösteriyor. Bu da vücudun kullanmadığı fazla yağı daha az depolaması anlamına geliyor. Bir diğer faydası da vücudun yağ depolamadan sorumlu genlerini engellemesi.
Çinko (O): Bazı araştırmacılar vücuttaki çinko eksikliği ve SD oluşumu arasında bir bağ olabileceğini iddia ediyor. Vücuttaki çinko seviyesinin normal olup olmadığını araştırmakta fayda var.

Besin takviyeleri
Bence en etkili tedavi yöntemi doğru beslenme. Bu mevzudan detaylı bahsedeceğim. Ama aşağıdaki seçenekleri de doktorunuz ile değerlendirmeniz en doğrusu. Kafanıza göre takılmayın!

Probiyotikler (T, O): Sindirim sistemimizi (mide, bağırsak) mesken tutmuş yararlı mikroorganizmalar olan probiyotikler, metabolizmamızın sağlıklı işlemesine katkıda bulunuyor. Yapılan bir çalışmada bazı SD’lilerin sindirim sistemlerinde dengesizlik olduğu ortaya çıkmış. Bu nedenle probiyotik tüketiminin sindirim sistemindeki yararlı mikroorganizmaları çoğaltabileceği, bağışıklık sistemi üzerinde olumlu sonuçlar doğurabileceği belirtiliyor.
B-kompleks vitaminler (biotin (B7) B2, B3 (Niacin) ve B6) (O): Bazı kaynaklar B vitamini eksikliğinin SD ile ilişkili olabileceğine dikkat çekiyor. SD’ye gerçekten B vitamini eksikliğinin sebep olduğu vakalarda B vitamini açısından zengin besinler tüketmek ya da vitamin destekleri almak çok olumlu sonuçlar sağlıyor.
E vitamini (O): Yapılan bir araştırmada SD’lilerin E vitamini düzeyi, normal bireylerinkinden daha düşük çıkmış. Bu bulgudan hareketle E vitamini eksikliği SD’ye yol açan sebepler arasında düşünülebilir.
Morina balığının karaciğerinin yağı (O, T): DHA (docosahexaenoic acid), EPA (eicosapentaenoic acid), A ve D vitaminleri bakımından zengin bu yağ, antienflamatuar özellikler taşıyormuş. Günlük 1 ya da 2 yemek kaşığı tüketimi SD tedavisinde olumlu sonuçlar verebilir. Ayrıca benzer özellikler taşıyan daha ekonomik balık yağı kapsülleri de tercih edilebilir.
Düşük mayalı diyet: Bazıları da mayalı besinlerden uzak durmanın SD’ye iyi geldiğini beyan etmiş. İddiaya göre SD’li hastalar  mayalı gıdalara (unlu mamuller vb.) ve içeceklere (bira, şarap vb.) karşı hassaslar. Bu yüzden SD’lilere mayalı içecekler, fermente gıdalar, aşırı olgunlaşıp fermente olmuş meyveler, alkollü içecekler, mantarlar ve mayadan elde edilen B vitaminlerini içermeyen bir beslenme rejiminin daha uygun olduğu belirtiliyor. Böylelikle mayaya karşı hassas ve alerjik reaksiyon gösteren bünyelerin huzur bulması amaçlanıyor (bu maddeye ikinci ! işaretini koyuyorum).
Düşük karbonhidratlı diyet: Bazı SD’liler, düşük karbonhidratlı bir beslenme rejiminin kan şekeri, hormon ve enzim seviyelerinin dengelenmesini sağladığını iddia etmiş. Sonuçta genel sağlık ve bağışık sisteminde iyileşme, buna paralel olarak da enflamasyonda azalma gözlemlemişler. Okuduğum kaynak bu konunun hâlâ muallakta olduğundan ve görüşlerin farklılık gösterdiğinden bahsetmiş (son ! işareti de buraya).

Şimde SD’ye karşı kullandığımız silahların belki de en tehlikelisine geldik. Onlar, hem çok faydalı hem de çok zararlı oldukları için ayrıca bahsedilmeyi hak ediyorlar.

Kortikosteroidler nedir?
Vücutta böbrek üstü bezlerinden salgılanan bir hormon olan kortizole benzer steroid (çeşitli organik maddeler içeren bir tür lipid) yapıda ilaçlardır. Bağ dokusunu zayıflattıkları için deri incelmesi, deri çatlakları ve kolay morarma deride izlenen başlıca yan etkileridir. Ayrıca kortikosteroid yara iyileşmesini geciktirir. Yara iyileşmesini hızlandırmak için bazı otoriteler C vitamini önermektedir. Yüzde kızarıklık ve şişlik, özellikle gövdede sivilcelenme, ensede kalınlaşma, kıllanma artışı, geçici saç dökülmesi, deri renginde koyulaşma gibi başka yan etkileri de olabilir. Yüzde özellikle güçlü ve orta güçlülerin kullanımıyla perioral dermatit, rozase benzeri dermatit yapabilir. Yüzeysel bakteriyel, viral, fungal enfeksiyonları, uyuzu azdırabilir, bunların şeklini bozup tanınmasını zorlaştırabilir.

Peki SD’lilerin en çok kullandığı kortikosteroid içeren kremlerde hangileri mevcut? Türkiye’de bulunan yerel kortikosteroid preparatları:

Jenerik Ticari İsimleri Konsantrasyon (%)
Betametazon dipropiyonat Diprolene 0.05
Klobetazol propiyonat Dermovate, Psovate 0.05
Halsinonid Betacorton/Volog 01/0.01
Halometazon Sicorten 0.05
Triamsinolon asetonid Kenacort 0.1
Mometazon furoat Elocon 0.1
Prednikarbat Dermatop 0.25
Hidrokortizon bütirat Locoid 0.1
Prednizolon Hexacorton/Prednol 0.5/0.125
Hidrokortizon asetat Hipokort 0.5
Beklametazon
dipropiyonat
Beclamet, Beklazon 0.025
Klobetazon bütirat Eumovate 0.05
Diflukortolon
valerat
Temetex, Impetex, Nerisona-C, Travocort 0.1-0.3
Flumetazon pivalat Locacortene-vioforme, Locasalene 0.02
Flukortolon Ultralan 0.25-0.5
Flutikason propiyonat Cutivate 0.005
Metilprednizolon aseponat Advantan 0.1

Kortikosteroidleri güçlerine göre sıralayacak olursak ortaya şöyle bir tablo çıkıyor:

Sınıf IV (Çok güçlü) Sınıf III (Güçlü) Sınıf II (Orta güçlü) Sınıf I (Az güçlü)
Klobetazol propiyonat
Betametazon dipropiyonat
Diflukortolon valerat
 
Mometazon furoat
Diflukortolon valerat
Flutikazon propiyonat
Betametazon valerat
Halometazon monohidrat
Halsinonid
Fluokortolon 
Fluokortolon
Flumetazon pivalat
Halsinoid
Flusinolon asetonid
Prednikarbat
Metilprednizolon aseponat

Hidrokortizon butirat
Klobetazon butirat
Triamsinolon asetonid
 
Klokortolon pivalat
Prednizolon
Hidrokortizon asetat

Hidrokortizon 

Yazının devamında yukarıda (!) işareti koyduğum yerleri sondan başlayarak açacağım.

GELELİM FASULYENİN FAYDALARINA…

Şimdiye kadar hastalığınız ile ilgili az çok aydınlatıcı bilgiler paylaştığımı umuyorum. Elde ettiğim bilgiler SD tedavime karşı farklı bir bakış açısı geliştirmem konusunda beni cesaretlendirdi ve kendi üzerimde uyguladığım 65. deneyin (şimdiye kadar çetele tutmadım tabii ki; ama buna yaklaşmışımdır) hazırlıklarına heyecanla başladım. Peki ne yaptım? İlk olarak sirke hakkındaki görüşlerin doğruluk payı taşıyıp taşımadığını kanıtlamaya giriştim.

1. Adım
Önce yüzümdeki SD coğrafyasına sabah ve akşam pamukla saf elma sirkesi uyguladım. İlk birkaç sefer o bölgeler yandı, kızardı; yani cildimi tahriş etti. Sonraki günlerde sirkeyi su ile seyrelterek sürmeye devam ettim, 3. günden itibaren lezyonlarda iyileşme olduğunu fark ettim. Kızarıklık gidiyor, kaşıntı ve yağlanma geçiyor, o bölge kuruyordu. Yani sirke ile ilgili yukarıdaki bilgi doğruydu; ama yüze seyreltilmeden doğrudan uygulanması tahrişe de sebep oluyordu. Yüze sürmekten vazgeçip içmeye karar verdim. 1 ay boyunca sabah aç karnına ve yatmadan önce 1 bardak suya 1 yemek kaşığı (15 ml.) elma sirkesi karıştırdım. 10 gün içinde yüzümdeki lezyonlar %90 oranında geçti. Çok şaşırdım, böylesine güçlü bir etki beklemiyordum. 2. haftadan itibaren sabah içtiğim sirkeli suya 1 tatlı kaşığı (5 ml.) bal kattım ve 1 hafta da öyle devam ettim. Balın ekstra bir yarar sağladığını gözlemlemedim. Son hafta balı çıkarıp sabah ve akşam sirkeli su içmeye devam ettim. Sonuç başarılıydı. Yüzüm tamamen iyileşmiş ve üstüne üstlük sakal bile bırakabilmiştim (hem de en pisinden).

2. Adım
Tedaviden 1 hafta sonra beslenme rejimimden aşırı yağı tüketimini, şekeri ve mayalı gıdaları çıkarmanın ne gibi etkileri olacağını denemek istedim. Önce rafine şeker ve yağlı gıda tüketimimi normalin üstüne çıkardım (ki ben çay ve kahveyi şekersiz içerim): Şekerli tatlılar yedim, çikolata tükettim. Mayalı hamur işleri ve kızartma türü bol yağlı yiyeceklere abandım. 2. haftaya girerken SD’de bir kıpırdanma oldu, yüzümde küçük kızarıklıklar ve kaşıntılar başladı. Akabinde şekeri ve mayalı her şeyi bıraktım; sirke kürüne başladım 1 haftalığına. Cildim tekrar normale döndü ve sirke içmeyi bıraktım.

3. Adım
Sirke gerçekten çok etkiliydi. Bundan neden ilaç üreticileri yararlanmıyor, diye düşünürken sürekli kullandığım Sebclair’in içeriğini bakmak aklıma geldi. Bir de ne göreyim; içeriğinde malik asit vardı. Malik asit, ilk olarak elma suyundan ayrıştırılarak elde edilen bir asitti. Elma sirkesinde ve elma dışında başka meyvelerde de vardı. Yani Sebclair’in –en azından bende- daha etkili olmasının sebebi buydu. Ama antioksidan tabir edilen yaban mersini ve başka birçok asidi de barındırıyordu. Diğer dikkat çekici asit ise laktik asitti. Sütte bulunan laktozun mayalar tarafından aside dönüştürülmesi ile oluşuyordu. Bazı SD’lilerin yüzlerine süt sürdüğünü ve bunun iyi geldiğini belirttiklerini duymuştum. Belki de laktik asit de bu amaçla içeriğe eklenmiştir, kim bilir… Tabii ki ilaç üreticisi firma bilir; ama bunu bizimle paylaşmaya istekli olduklarını sanmıyorum.

Beslenmenin SD ile ilişkisi
SD’yi masaya yatırdığımda vücudun ürettiği fazla yağın şikâyetleri artırdığını öğrenmiştim. Peki fazla yağı, rafine şekeri ve karbonhidratları genel sağlığımızı da olumlu etkileyecek şekilde azaltmamızın faydası ne? Birincisi, sanayi devriminden sonra hayatımıza tam anlamıyla bir daha çıkmamak üzere giren rafine şeker obezitede, şeker hastalığında, yüksek kolesterolde, damar tıkanıklığında ve diğer dolaşım bozukluğu rahatsızlıklarında/hastalıklarında büyük bir pay sahibi. Zaten bu sağlık sorunlarının hemen hepsi birbiriyle ilintili aslında. Mesela karbonhidrat dediğimiz organik bileşiğin temel yapı taşı glukoz, yani şekerdir ve vücudun enerji ihtiyacı için yakıt olarak kullanılır. Vücudumuz normalde rafine şekere ihtiyaç duymaz; çünkü yediğimiz birçok gıdanın (unlu mamuller, meyve, sebze vb.) içinde zaten glukoz vardır ve metabolizmamız ihtiyacını bu kaynaklardan rahatlıkla karşılar. Şekeri sadece ve sadece damağımızı şenlendirmek için tüketiriz. Günümüzün en ciddi hastalıklarının başını çeken şeker hastalığı gereksiz şeker tüketimi, dengesiz ve bilinçsiz beslenme yüzünden çığ gibi büyümüştür. Kısacası damak zevkimiz için ödediğimiz bedel bir hayli fazladır. Gereksiz yere tükettiğimiz şeker, yakılmadığında kas dokuları, karaciğer ve yağ hücrelerinde depolanır. Bu da hem karaciğerimizin yağlanmasına hem de şişmanlamamıza sebep olur. Şişmanlayınca ne olur? Mesela şeker hastalığına yakalanma riskimiz artar. Bir kısırdöngü yaratmış oluruz.

Bizi şişmanlatan etkenlerden bir diğeri de yağ tüketimimiz. Yağlar ve onları oluşturan asitler bitkisel ve hayvansal kökenlidir. Doymuş yağ asitleri hayvansal kökenli yağlar ve margarinlerde bulunur ve fazla tüketilmesi sağlık sorunları yaratır. Tekli ve çoklu doymamış yağ asitleri ise genelde bitkisel kökenlidir ve daha sağlıklıdır. Tükettiğimiz doymuş yağların kullanmadığımız kısmı vücutta yaygın olarak bulunan ve hormon, D vitamini ve safra üretiminde kullanılan kolesterol isimli kan yağı ile diğer bir kan yağı olan trigliseridi yükseltir. Ama vücut kolesterol ve trigliseridi dışarıdan aldığı gibi karaciğer yoluyla kendisi de üretir. Fazlalık yağ hücreleri tarafından depolanır. Depolanamayan kolesterol ve trigliserit ise yavaş yavaş damar duvarlarımızda birikir, daralma ve tıkanmalara yol açar. Kolesterol karaciğerden hücrelere gider ve hücrelerden tekrar karaciğere kan yoluyla taşınarak atılır. Kolesterol ve diğer yağlar kanda erimedikleri için lipoprotein denen paketler halinde taşınırlar. LDL-K (düşük yoğunluklu lipoprotein) kanda kolesterolü taşıyan başlıca pakettir. Kandaki kolesterolün bir bölümü de HDL-K (yüksek yoğunluklu lipoprotein) adı verilen paketin içinde taşınır. HDL-K damarlarda kolesterolün birikimini önler. Fazlasını alır karaciğere getirir ve safra olarak atılmasını sağlar. Yapılan araştırmalar HDL-K’si yüksek olan kişilerde kalp hastalığının daha az olduğunu göstermiş. Türk Kardiyoloji Derneği’nin yapmış olduğu araştırmalarda Türk toplumunun HDL-K değerinin düşük olduğu gözlenmiş.

Kısacası, doğru düzgün beslenmemek SD’yi bir güzel tetikler, lezyonları ağırlaştırır, keyfinizi kaçırır. Sonuçta, yukarıda anlattıklarımın hepsi birbiriyle ilintili sağlık sorunları olarak düşünülebilir, SD’ye sebep olan dolaylı faktörler olarak nitelendirilebilir.

NAÇİZANE TAVSİYELERİM

Yazımın sonlarına yaklaşırken deneyimlerimden yola çıkarak size bazı tavsiyelerde bulunmak istiyorum. Bunların SD ile başa çıkmanızı kolaylaştırmasını umuyorum.

1) Hiçbir şeye canınızı sıkmamaya çalışın; biraz gamsız olun. Psikolojinizi sağlamlaştırın. Hayata olumlu yaklaşın. Bu konuda gerekirse kendinize Polyanna’yı örnek alın.

2) SD’yi gözünüzde büyütmeyin. Dünyada henüz çaresi bulunamamış çok daha ciddi, ölümcül, üzücü ve acı verici hastalıklar var.

3) SD’yi arada kendi haline bırakın. Siz düşünüp strese girdikçe SD azar, şımarır; bunu önlemek için SD yokmuş gibi davranın. O zaman bir süre sonra kendiliğinden de geçebilir.

4) Kendinizi sürekli dinleyip hastalık hastası olmayın; ama arada gözlemlemeyi de ihmal etmeyin. Böylelikle sizin için en uygun tedaviyi daha kolay bulursunuz.

5) Doktorlara güvenin, ama fazla değil. Çünkü onların da çok iyisi, iyisi, vasatı, kötüsü ve az da olsa çok kötüsü var. Branşları dermatoloji olmasına rağmen SD hakkında yeterli bilgiye sahip olmayanları görürseniz şaşırmayın, çaktırmadan hemen oradan uzaklaşın. Doktorunuzdan ve uyguladığı tedaviden şüphe ediyorsanız, bunu onunla paylaşın. Açıklamaları sizi tatmin etmiyor ve tedaviden de sonuç alamıyorsanız, başka bir doktora başvurabilirsiniz. Kıllanmak iyidir, bunu unutmayın!

6) Kortikosteroidler uzun vadede tehlikelidir; ancak akut durumlarda doktorunuzun gözetiminde en hızlı ve etkili sonuçları da onlar verir. Başka çare kalmadığında doktorunuzun önerdiği şekilde kullanmak en doğrusudur.

7) Cildinize krem, losyon, nemlendirici vb. sürmeden önce tahriş edici olmayan bir temizleyici kullanarak cildinizi ılık suyla yıkamanız, kullanacağınız maddenin cildiniz tarafından daha hızlı emilmesini sağlar ve o maddenin etkisini artırır.

8) Çok sıcak ve soğuk sudan, buhardan, kimyasallardan uzak durun.

9) Yan etkisi olmayan ilaç çok azdır, belki de yoktur. Bunu aklınızdan çıkarmayın. Mesela Selsun Blue’nun içindeki selenium sulfide uzun süreli kullanımda saçı çok kurutabiliyor ya da yağlandırabiliyor, saç tellerinin incelmesine ve az da olsa saç dökülmesine sebep olabiliyor. Ayrıca saç tellerinin renklerini kaybedip beyazlamasına da yol açabiliyor. Yani gönül rahatlığıyla “ben bu saçları değirmende ağartmadım” dedirtiyor. Kullandığınız her ilacın prospektüsünü (TDK’nın deyişiyle tanıtmalığını) iyice okuyun, anlamadıklarınızı araştırıp bilgi sahibi olun. Farmakolog olun demiyorum; ama biraz bilginin zararı olmaz, bilakis faydası olur.

10) Ayrıca tedavi sırasında ilaçları birbirine karıştırmak, peş peşe kullanmak gibi kombo arayışlarına girmeyin. Siz kimyager değilsiniz, başınızı –gerçek anlamda- belaya sokabilirsiniz.

11) SD’nin azdığı durumlarda yüzünüz cidden kötü görünebilir ve başkaları tarafından soru yağmuruna tutulabilirsiniz. Onları anlayışla karşılayın, soğukkanlılığınızı yitirmeden mevzuyu özetleyin. Espri konusu olursanız bunu dert etmeyin (askerdeyken yüzüm kızardığında, uzman çavuş atış talimi sırasında HK-33’ün geri tepip suratıma çarptığını sanarak gülmüştü… Tatbikatta yanlışlıkla silahımı ona doğrulttuğumda yüzünün aldığı şekli görünce de ben ona gülmüştüm. Evet, intikam almak çok keyiflidir).

12) Herkes kendi bilgisi doğrultusunda kıçından reçete uydurabilme yeteneğine sahiptir. Her öneriye ve tedavi şekline atlamadan önce iyice araştırın.

13) Beslenmenize kesinlikle ve kesinlikle dikkat edin (doktorunuz, SD’nin beslenmeyle alakası yok, dese bile!). Özellikle şekerden uzak durun (demesi kolay tabii). Gereksiz kalori almayın. Çok yağlı yemeyin. Alerjik gıdaları dikkatli tüketin ya da hiç tüketmeyin. SD’nin kökeni içeride, metabolizmanızda, bağışıklık sisteminizde, genlerinizde. Dışarıdan mücadele bu anlamda yetersiz kalır. Kaleyi içeriden fethetmeye bakın!

14) Doğal tedavi yöntemlerindeki doğal kelimesine fazla aldanmayın. Günümüzde gerçekten doğal ve saf ürün bulmak zor. Alırken iyice araştırın, ucuz bitkisel ürünlerin içeriğine ambalajda yazandan farklı maddeler katılmış olabiliyor. Aloe Vera yağı diye aldığınız bir yağın içinde kızartmada kullandığınız ayçiçek yağı olabilir! Yüksek fiyatın her zaman yüksek kalite ile doğru orantılı olamayacağını da unutmayın.

15) Doğal tedavinin de abartıldığında zararları vardır. Örneğin genel olarak sirkenin, özel olarak da elma sirkesinin (kendi deneyimimden yola çıkarak) SD’ye iyi geldiğini yazdım. Ancak fazla sirke tüketimi vücuttaki potasyum seviyesini ve kemik yoğunluğunu azaltarak hipoglisemi (kan şekeri düşüklüğü) ve osteoporoza (kemik erimesi) yol açabilir. Güçlü bir asit olması da seyreltilerek ve dikkatli içilmesini/sürülmesini gerektiriyor. Mide rahatsızlıkları olanlara da sirkenin iyi gelmeyeceği kesin.

16) SD, uzun ya da kısa süreli kullandığınız herhangi bir ilacın yan etkisi sonucu da gelişebilir. İlk (!) işaretini hatırlayın. Ben de SD’yi ortaya çıkaran aşırı dozda aspirin tüketimi olabilir.

17) Cildinizi ve saç derinizi fazla yağdan arındırmak önemli. Ama vur deyince öldürmemek gerekiyor. Çünkü cildimiz yağı, kendisini dış etkenler karşı korumakta kullanıyor. Farklı kaynaklar,  cildin her gün ya da 2 günde bir yıkanmasını öneriyor. Benim tavsiyem çok yıkamamanız yönünde. Sürekli yıkamanın cildin yağ dengesini bozup daha fazla yağ üretmesine sebep olacağını düşünüyorum.

18) Tedavide en iyi sonuç veren şampuan ve kremleri belirleyin. Bunların bazıları sizin aslarınız diğerleri de yedekleriniz olsun. Cildiniz zamanla sürekli kullandığınız bu dermokozmetik ürünlere ya da ilaçlara karşı tolerans geliştirdiğinde asları kenara alıp yedekleri sahaya sürebilirsiniz. Dönüşümlü kullanmak bu toleransı genellikle ortadan kaldırır.

19) Uyku düzeninizi bozmamaya gayret edin. Uykusuzluk, geç yatıp geç ya da erken kalkma gibi durumlar metabolizmanızın ayarını bozar. Uykusuzluk ve beraberinde gelen yorgunluk stresi ortaya çıkaran hormonların daha fazla salgılanmasına yol açar. Bu nedenle en az 6, en fazla 8 saat uyuyun.

20) Tüm bunları zaten biliyor ve uyguluyorum, yine de SD’den kurtulamıyorum, diyorsanız… Bu durumda yapacak bir şey yok. Başa gelen çekilir ama umudunuzu yitirmeyin, her zaman bir çözüm için bir yol vardır, derim.

Yazdıklarımın birçoğunuza ışık tutacağına ve faydalı olacağına inanıyorum. Yararlandığım kaynaklara yazının sonundaki linklerden ulaşabilir, daha detaylı bilgi edinebilirsiniz. Başta söylediğimi tekrarlıyorum; bu yazı bilimsel argümanlarla desteklenmeye çalışılsa da bilimsel bir yazı değildir. Çünkü her şeyden önce ben bilim adamı, kimyager ya da doktor değilim. Bilimsel bir yazı olsaydı zaten dili farklı, çıktığı yer de bu site değil The Lancet ya da muadili yayınlar olurdu. O yüzden yazının amacı dışında değerlendirilmesini, kullanılmasını, bazı cümlelerin cımbızla çekilerek bağlamının dışında anlamlara gelecek şekilde yorumlanmasını istemem. Bu yapılırsa da hiçbir sorumluluk kabul etmem, ona göre…

Kendinize ve SD’nize iyi bakın, sağlıcakla kalın!

YAZIDA BAHSİ GEÇENLERİN KAYNAĞINA İNMEK İSTEYENLER… CEVHER AŞAĞIDA:

SD hakkındaki bilgiler için:
http://www.dermadoctor.com/article_Seborrhea_66.html, http://sites.google.com/site/seborrheicdermatitisfaqs/
http://sites.google.com/site/seborrheicdermatitisfaqs/Seborrheic-Dermatitis-FAQS
http://mddermatoloji.com/default.asp?urlC=seboreik+dermatit&Page=Contents&contentID=40
http://www.merckmanuals.com/professional/dermatologic_disorders/dermatitis/seborrheic_dermatitis.html
http://en.wikipedia.org/wiki/Seborrhoeic_dermatitis
http://www.sharecare.com/question/what-increases-risk-seborrheic-dermatitis
http://www.pgbeautygroomingscience.com/role-of-lipid-metabolism-in-seborrheic-dermatitis-dandruff.html
http://www.pgdermatology.com/downloads/documents/2086_Genome_FINAL.pdf
http://eczema.dermis.net/content/e02causesof/e441/e446/index_tur.html
http://emedicine.medscape.com/article/1108312-clinical#showall
http://content.karger.com/ProdukteDB/produkte.asp?Doi=98577
Bağışıklık sistemi için:
http://en.wikipedia.org/wiki/T_cell
Bağışıklık gelişimi için:

http://www.sciencedaily.com/releases/2010/12/101202124215.htm
Malassezia için:
http://en.wikipedia.org/wiki/Malassezia
http://www.genome.jp/kegg-bin/show_organism?org=mgl
Doymuş yağ asitleri için:

http://en.wikipedia.org/wiki/Saturated_fatty_acid
Selsun Blue ve selenyum sülfit için:

http://www.drugs.com/sfx/selsun-blue-side-effects.html
http://en.wikipedia.org/wiki/Selenium_disulfide
Sebclair krem için:

http://www.farma-tek.com/dermatoloji-grubu/sebclair-krem
P&G’nin SD hakkındaki araştırması için:

http://www.pgbeautygroomingscience.com/what-works.html
Elma sirkesi, malik ve asetik asit için:

http://en.wikipedia.org/wiki/Apple_cider_vinegar
http://correct-weight-loss.net/2011/06/19/apple-cider-vinegar-weight-loss/
http://www.earthclinic.com/Remedies/acvinegar.html
http://www.jstage.jst.go.jp/article/bbb/73/8/1837/_pdf
http://en.wikipedia.org/wiki/Malic_acid
http://www.hastane.com.tr/saglik/potasyum-eksikligi-tehlikelidir.html
Bal için:

http://www.sharecare.com/question/are-health-benefits-honey
http://www.sharecare.com/question/naturally-increase-metabolism
Cilt bakımı için:
http://www.merckmanuals.com/home/skin_disorders/diagnosis_and_treatment_of_skin_disorders/treatment_of_skin_disorders.html
Kolesterol, trigliserit, şeker hastalığı ve hormonlar için:

http://tr.wikipedia.org/wiki/Dihidrotestosteron
http://www.dietaryfiberfood.com/triglycerides-high.php
http://www.drdiyabet.com/Tr/content3.asp?m1=1&m2=8&m3=186
http://www.drdiyabet.com/Tr/content3.asp?m1=1&m2=4&m3=124
http://www.drdiyabet.com/Tr/content3.asp?m1=1&m2=4&m3=129
http://saglik.tr.net/beslenme_sagligi_kolesterol.shtml
http://www.tkd.org.tr/cg/005/?p=tib
http://www.nhs.uk/translationturkish/Documents/Cholesterol_Turkish_FINAL.pdf
http://www.saglikpark.com/haber/vucut_icin_onem_tasiyan_yaglar.htm
http://www.endokrinoloji.com/ostrojentestosteron.html
http://dogader.org/index.php/sagligimiz-icin/650-kansere-neden-olan-beslenme-aliskanliklarimiz
Fındık yağı için:
http://www.cotanak.com.tr/tr/findikyagi.html
Yağ asitleri için:
http://www.milliyet.com.tr/extra/venus/diyet/diy003/diyet59.html
http://www.freepatentsonline.com/6303139.html
Hindistancevizi yağı için:
http://forum.lowcarber.org/showthread.php?t=185246&page=5&pp=15
Avokado için:
http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/17927574
http://www.blackwellpublishing.com/esdr2004/abstract.asp?id=18821
Monarda fistulosa için:
http://www.springerlink.com/content/k85k672223723610/
Kortikosteroidler için:

http://www.ctf.edu.tr/stek/pdfs/27/2703yt.pdf
http://www.turkdermatoloji.org.tr/icerik.php?id=143

Saç kayıpları için:
http://www.regrowth.com/hairloss-topic/17960/page5

 

  •  
    7
    Shares
  •  
  • 7
  •  
  •  
  •  
  •  

Kategori: Kişisel Yazılar Sağlık